Karakolun soğuk ışıkları gözlerimi yakıyordu; beyaz değil, donuk bir mavilikteydi sanki. Tavan lambasının uğultusu başımın içinde büyüyor, plastik sandalyenin sertliği kalçama işliyordu. Ellerim hâlâ titriyordu. Soğuğun mu, korkunun mu, yoksa artık hiçbir şeye inanamamanın mı titremesiydi bilmiyordum. Saatler geçmişti. Belki iki, belki üç... Belki de bir ömür. Zaman, o odada nefesini tutmuş bekliyordu sanki; bana bakıyor, hareket etmeye korkuyordu. İfade verdim. Aynı cümleleri defalarca söyledim. Aynı sorular, aynı ses tonları... Sanki bir film tekrar tekrar oynuyor, ben her defasında aynı sahnede boğuluyordum. “Adamı tanıyor muydunuz?” “Hayır.” “Daha önce hiç görmüş müydünüz?” “Hayır.” “Size ne dedi?” “Babamdan mesaj getirdiğini söyledi.” “Ne mesajı?” “Bilmiyorum. Söyleyemedi. Ka

