Hande’nin evi küçüktü ama derli topluydu. Kapıdan girince sabunla karışık lavanta kokusu burnuma vurdu; o koku sanki temizliğin değil, huzurun kanıtıydı. Her köşede bir düzen, her eşyada ölçülü bir özen vardı. Tertemiz, sade bir evdi; her şey yerli yerindeydi, biraz fazla düzgün hatta. Bu kadar düzenin içinde insanın aklı bile ütülenir, diye geçirdim içimden. Salon küçücüktü, bir kanepe, bir masa, bir de köşede inatla hayatta kalmaya çalışan üç saksı bitki. Biri yarı ölü, biri fazla canlı, diğeri kim bilir kaç kere yeniden dirilmişti. O bitkiler bile sanki evin sessiz sakinleri gibiydi; konuşmadan anlaşan, bazen biraz solan ama yine de inatla kök salan. Koltuklar yumuşaktı ama her hareketimde gıcırdıyordu. Ben oturur oturmaz kanepe bir “of” çekti sanki. Aynı ben işte, dedim içimden. Yorg

