Güven. Ne kadar kolay söyleniyor, değil mi? Ama içini doldurmak… işte orası felaket. Birine güvenmek, ona sırtını dönmek, sesine inanmak… Bu, kalbini eline verip “İstersen kır,” demek gibi bir şey. Ve ben, bunu bir daha yapar mıyım, bilmiyorum. Ali’ye güvenmeli miyim? Güvenebilir miyim? Kalbim “evet” diyor, aklım “kaç” diye bağırıyor. Ortada kalmış gibiyim bir uçurumun kenarında, ayaklarımın altı kayarken. Ali’nin gülümsemesi yavaşça söndü, yerini ciddiyet aldı. “Gel,” dedi. “İçeri gir. Oturup düzgünce konuşalım. Neler yapabileceğimizi planlayalım.” “Ali, yorgunum ben—” “Ezgi,” dedi, sesi yumuşaktı ama kararlıydı. “Lütfen. Bu sefer doğru yapalım.” Bir süre tereddüt ettim. İçimde bir ses “git, kaç buradan” derken, bir diğeri fısıldıyordu: “Kal. Ona bir şans ver.” Derin bir n

